Bölüm 4
3. Dakika ve Skor Alıyoruz
Millî Lig, ortak yayın ve televizyon eşiği: 1959–1971
Ligin coğrafyası radyonun biçimini değiştirdi
1959’da Millî Lig’in başlaması, yalnızca Türkiye’nin en üst düzey futbol organizasyonunu değiştirmedi. Futbolun yayınlanma biçimini de yeniden düşünmeyi zorunlu kıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir takımları artık aynı ulusal şampiyonanın içindeydi. Aynı gün farklı şehirlerde oynanan karşılaşmalar, yalnız kendi tribünlerini değil, şampiyonluk ve kümede kalma yarışını izleyen bütün taraftarları ilgilendiriyordu.
Yerel lig döneminde bir maçın baştan sona anlatılması çoğu zaman dinleyicinin temel ihtiyacını karşılayabiliyordu. Millî Lig’le birlikte bu yeterli olmaktan çıktı. Fenerbahçe’nin İstanbul’daki maçı devam ederken Beşiktaş Ankara’da, Galatasaray İzmir’de oynayabiliyordu. Bir statta atılan gol, yüzlerce kilometre uzaktaki başka bir maçın ve puan cetvelinin anlamını değiştirebiliyordu.
Böylece radyo açısından yayın birimi “maç” olmaktan çıkıp “maç günü”ne dönüşmeye başladı. Yeni mesele yalnızca sahadaki hareketi anlatmak değildi. Hangi karşılaşmanın yayına alınacağına, bir stattan diğerine ne zaman geçileceğine, gol haberi geldiğinde sürmekte olan anlatımın kesilip kesilmeyeceğine ve dinleyicinin her bağlantıda yeniden nasıl bilgilendirileceğine karar verilmesi gerekiyordu.
Bu ihtiyaç daha sonra Türkiye’de radyo futbolculuğunun en tanınmış cümlelerinden birini doğuracaktı: “Dakika ve skor alıyoruz.”
Bu cümle basit bir anons değildi. Televizyon, internet, cep telefonu bildirimi ve canlı skor uygulamalarından önce kurulmuş bir bilgi sisteminin temel komutuydu.
1964: Radyoların TRT çatısında toplanması
Türkiye Radyo Televizyon Kurumunun kuruluşunu düzenleyen 359 sayılı kanun 2 Ocak 1964’te Resmî Gazete’de yayımlandı ve 1 Mayıs 1964’te yürürlüğe girdi. İstanbul, Ankara ve İzmir radyoları dâhil olmak üzere kamu yayıncılığı bu tarihten sonra TRT çatısı altında yeniden örgütlenmeye başladı.1
Bu değişiklik, futbol yayınları bakımından önemlidir. Çünkü farklı şehirlerdeki radyolar arasında kurulacak bağlantı artık yalnızca teknik bir iş değil, aynı kurum içinde yürütülen ulusal bir yayın planlamasıydı. Millî Lig’in coğrafi yapısı ile TRT’nin kurumsal yapısı birbirine uygun hâle geliyordu: Lig farklı şehirlerde aynı anda oynanıyor, yayın kuruluşu da bu şehirleri tek program içinde birleştirebilecek bir örgütlenmeye kavuşuyordu.
Bununla birlikte dönemin imkânlarını bugünün yayın merkezleriyle karıştırmamak gerekir. Şehirlerarası telefon bağlantıları her zaman güvenilir değildi. Hatların kurulması, statlardan merkeze ses taşınması ve doğru anda başka bir bağlantıya geçilmesi teknik personel ile spikerlerin eş güdümüne bağlıydı. Otomatik veri akışı, ortak elektronik skor sistemi veya her stattan kesintisiz yayın sağlayan bir altyapı yoktu.
Çoklu maç yayını bu nedenle yalnızca mikrofon başındaki spikerlerin değil, telefon hatlarını kuran teknik ekiplerin ve merkezde geçiş sırasını yöneten yayın görevlilerinin ortak ürünüydü.
5 Aralık 1965: Bir maçtan iki maça
Türkiye radyolarında iki lig karşılaşmasının dönüşümlü olarak anlatıldığı ilk yayın için ulaşılabilen en açık tanıklık Halit Kıvanç’ın anılarıdır. Kıvanç’ın 1983’te yayımlanan Gool Diye Diye adlı kitabındaki anlatımına göre uygulama 5 Aralık 1965’te başladı. İstanbul’daki Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşması ile Ankara’daki Şekerspor-Beşiktaş maçı bölümler hâlinde, nöbetleşe yayımlandı.2
Dönemin gazeteleri maç programını doğrulamaktadır. Milliyet’in 5 Aralık 1965 tarihli sayısında Galatasaray-Fenerbahçe maçının Mithatpaşa Stadı’nda saat 14.15’te, Şekerspor-Beşiktaş karşılaşmasının Ankara 19 Mayıs Stadı’nda saat 14.00’te başlayacağı yazılıdır.3 Saatlerin büyük ölçüde çakışması, dönüşümlü yayının neden gerekli olduğunu da gösterir.
İki maç da deplasman takımlarının 2-0’lık galibiyetiyle bitti. Galatasaray Fenerbahçe’yi, Beşiktaş ise Şekerspor’u mağlup etti. Fakat yayın tarihi açısından asıl sonuç skorların ötesindeydi: Dinleyici ilk kez radyosunu tek bir karşılaşmaya değil, iki şehirde devam eden ortak bir futbol gündemine açmıştı.
Kıvanç’ın aktardığına göre uygulama başlangıçta herkes tarafından benimsenmedi. Bazı taraftarlar tuttukları takımın maçı sürerken başka bir karşılaşmaya geçilmesine itiraz ediyordu. Bu tepki anlaşılırdı. Dinleyici uzun yıllar boyunca tek maçın anlatımına alışmıştı. Yeni format ise ona yayın zamanının farklı taraftar toplulukları arasında paylaştırılmasını öneriyordu.
Burada gelecekteki spor yayıncılığı tartışmalarının küçük bir örneği görülür. Her karşılaşmanın kendi seyircisi vardır; fakat yayıncı, bütün izleyici veya dinleyici kitlesini gözeten bir program hazırlamak zorundadır. Yıllar sonra ücretli platformların hangi maçları ana kanala koyacağı, hangi karşılaşmaları yan kanallara ayıracağı ve önemli anlarda ekranlar arasında geçiş yapıp yapmayacağı tartışılırken karşılaşılacak editoryal sorun, 1965’te radyoda ortaya çıkmıştı.
Bu yayının kanıt düzeyi de açıkça belirtilmelidir. Dönüşümlü yayının yapıldığına ilişkin temel kaynak Kıvanç’ın yıllar sonra kaleme aldığı anıdır. Dönemin gazeteleri karşılaşmaların tarihini, yerini ve başlama saatlerini doğrular; ancak elimizde yayının tamamına ait erişilebilir bir ses kaydı veya ayrıntılı TRT yayın tutanağı bulunmamaktadır. Bu nedenle en sağlam ifade şudur:
Halit Kıvanç’ın tanıklığına göre Türkiye radyolarındaki ilk ikili dönüşümlü lig yayını, 5 Aralık 1965’te Galatasaray-Fenerbahçe ve Şekerspor-Beşiktaş maçları arasında gerçekleştirildi.
9 Ocak 1966: Üç şehir tek programda
Kıvanç, aynı anı metninde ikili yayının ardından 1966’da üç karşılaşmanın dönüşümlü olarak verildiğini anlatır. İstanbul’da İstanbulspor ile Gençlerbirliği, Ankara’da Ankaragücü ile Beşiktaş, İzmir’de İzmirspor ile Galatasaray oynuyordu. Sonuçlar da Kıvanç’ın anlatımında yer alır: Gençlerbirliği 2-0, Beşiktaş 1-0, Galatasaray ise 5-1 kazandı.
Kıvanç bu bölümde gün ve ay belirtmez. Ancak sözünü ettiği üç karşılaşmanın aynı gün oynandığı tarih fikstür ve gazete kayıtlarından belirlenebilmektedir: 9 Ocak 1966. O gün İstanbulspor-Gençlerbirliği, Ankaragücü-Beşiktaş ve İzmirspor-Galatasaray maçları gerçekten de belirtilen sonuçlarla tamamlanmıştır.4
Dolayısıyla 9 Ocak 1966 tarihi, tek bir kaynakta “ilk üçlü yayın günü” şeklinde yazılı değildir. Tarih; Kıvanç’ın verdiği takım, şehir ve skor bilgilerinin dönemin maç programıyla eşleştirilmesiyle bulunabilmektedir. Kitap boyunca uygulayacağımız yöntem açısından bu ayrım önemlidir. Bir belge bize olayın niteliğini, başka bir belge tarihini verebilir. İki kaynak birbirini tamamladığında sonuç güçlenir; fakat yapılan eşleştirme yine de okura açıklanmalıdır.
Üçlü yayınla birlikte radyo artık tek bir stada açılmış bir pencere değildi. İstanbul, Ankara ve İzmir aynı programın parçaları hâline gelmişti. Merkez, devam eden karşılaşmalar arasında seçim yapıyor; spikerler kendilerine sıra geldiğinde bulundukları stadı, oynanan dakikayı ve skoru bildirerek dinleyiciyi birkaç saniye içinde yeni maça hazırlıyordu.
Bu sistemde bilgi mümkün olduğunca sıkıştırılmalıydı. Uzun bir giriş yapılamazdı. Dinleyicinin önce nerede olduğunu anlaması gerekiyordu:
Hangi stattayız?
Hangi maç oynanıyor?
Kaçıncı dakika?
Skor ne?
Yayına geçilmesini gerektiren önemli bir gelişme var mı?
Bugünün canlı skor uygulamasında birkaç satırla gösterilen bilgi, o gün insan sesiyle ve şehirlerarası bağlantıyla taşınıyordu.
“Dakika ve skor” aslında neydi?
“Dakika ve skor alıyoruz” cümlesi zamanla radyo futbol yayınlarının ortak hafızasına yerleşti. Ancak bu cümleyi yalnızca nostaljik bir spiker sözü olarak görmek eksik olur. İfade, çoklu maç yayınındaki en küçük ve vazgeçilmez bilgi paketini tarif ediyordu.
Dakika, karşılaşmanın hangi aşamada bulunduğunu; skor ise o ana kadar ortaya çıkan sportif sonucu gösteriyordu. Bunlara stat ve takım adları eklendiğinde dinleyici, bağlantının ilk birkaç saniyesinde yeni bağlama yerleşebiliyordu. Ardından spiker pozisyonu, oyunun gidişini veya golü anlatabiliyordu.
Bu düzenin üç temel işlevi vardı.
Birincisi, eşzamanlılık hissi yaratıyordu. Dinleyici üç ayrı şehirdeki karşılaşmaların aynı anda sürdüğünü biliyor ve ülke çapındaki futbol gününü tek bir yayın içinde takip ediyordu.
İkincisi, radyoyu canlı bir puan cetveline dönüştürüyordu. Özellikle sezonun son haftalarında bir stattaki gol, başka bir takımın şampiyonluk veya kümede kalma durumunu değiştirebiliyordu. Radyo yalnız maç anlatmıyor, ligin o anda değişen tablosunu taşıyordu.
Üçüncüsü, yayıncıya editoryal bir yetki veriyordu. Hangi stada ne zaman bağlanılacağına merkez karar veriyordu. Bu karar bazen gol haberi, bazen penaltı, bazen maçın son dakikaları, bazen de karşılaşmanın sportif önemi nedeniyle alınıyordu. Başka bir ifadeyle radyo, algoritmaların bulunmadığı bir dönemde insan eliyle yönetilen canlı maç seçkisi oluşturuyordu.
Bu format daha sonraki yıllarda daha fazla stadı içine alacak, “mikrofonlarımız şimdi…” diye başlayan geçişler pazar günlerinin yerleşik seslerinden biri hâline gelecekti. Radyonun başarısı, bütün maçları eksiksiz anlatmasında değil; hiçbirini bütünüyle anlatamadığı bir ortamda dinleyiciye ligin tamamını izlediği duygusunu verebilmesindeydi.
Bu dönemde yayın hakkı ihalesi var mıydı?
1965 ve 1966’daki ortak yayınları bugünkü anlamda bir “yayın hakkı paketi” veya “lig ihalesi” olarak tanımlamak doğru değildir. İncelenen kurumsal tarihler, gazete haberleri ve Halit Kıvanç’ın anlatısı, kulüpler ile TRT arasında yapılmış merkezi bir hak ihalesinden ya da maç başına ödenmiş bir bedelden söz etmemektedir.
Buradan “yayınlar kesinlikle ücretsizdi” sonucu da çıkarılamaz. Bir bedelin belgelerde görülmemesi, hiç ödeme yapılmadığını kanıtlamaz. Söylenebilecek olan şudur: Şu ana kadar ulaşılabilen kaynaklar, bu yayınları ticari bir hak satışı olarak değil, kamu yayıncılığının teknik ve programcılık faaliyeti olarak kayda geçirmektedir.
Bu ayrım kitabın ilerleyen bölümlerindeki fiyat tabloları için belirleyici olacaktır. Belgesi bulunmayan bir rakam tabloya yazılmayacak; bir ödeme ancak sözleşme, ihale kararı, kulüp veya federasyon kaydı, kurum raporu ya da birbirini doğrulayan dönem haberleriyle desteklenebildiğinde kullanılacaktır. “Sıfır lira” da sonuçta bir rakamdır ve o da kanıt gerektirir.
Dünya radyodan görüntüye geçerken
Türkiye’de radyo aynı anda birkaç stadı birleştirmeye çalışırken, televizyon dünyada futbolun yeni ana mecrası olmaya başlamıştı. Bu geçiş bir anda gerçekleşmedi.
16 Eylül 1937’de BBC, Arsenal ile Arsenal rezerv takımı arasında özel olarak düzenlenen karşılaşmadan yaklaşık 15 dakikalık canlı görüntü yayımladı. Highbury’de üç kamera kullanıldı. Yayını yalnız Londra çevresindeki az sayıdaki televizyon sahibi izleyebildi. Bu deneme, genel kabul gören kayıtlarda canlı yayımlanan ilk futbol karşılaşması olarak yer almaktadır.5
1938’de İngiltere-İskoçya karşılaşması canlı yayımlanan ilk üst düzey millî maçlardan biri oldu; aynı yıl Preston North End ile Huddersfield Town arasındaki Federasyon Kupası finali de BBC tarafından ekrana taşındı.6 İkinci Dünya Savaşı televizyon yayınlarını kesintiye uğrattıysa da savaş sonrasında futbol ile ekran arasındaki ilişki yeniden kuruldu.
Asıl uluslararası sıçrama 1954 Dünya Kupası’nda yaşandı. Avrupa Yayın Birliğinin kayıtlarına göre Eurovision ağı üzerinden dokuz Dünya Kupası maçı beş Avrupa ülkesine iletildi.7 FIFA da 1954 İsviçre turnuvasını canlı televizyon yayıncılığı bakımından bir dönüm noktası olarak kabul etmektedir.8
Televizyonun sınır aşması, futbol yönetimlerini daha başlangıçta bazı sorularla karşı karşıya bıraktı. Maçın yayımlanmasına kim izin verecekti? Ev sahibi federasyonun kararı yeterli miydi? Görüntü başka bir ülkeye taşınabilir miydi? Canlı yayın yerel lig maçlarının seyircisini azaltır mıydı?
UEFA’nın 2 Mart 1955’te Viyana’da yaptığı ilk genel kurulda canlı futbol yayınları özel olarak tartışıldı. Kabul edilen ve daha sonra “Viyana Sözleşmesi” diye anılan ilkeler; uluslararası maç yayınlarında misafir federasyonun onayını, yayının hangi ülke sınırları içinde kalacağını ve başka bir ülkeye aktarım için ilgili federasyonun iznini düzenliyordu.9
Henüz milyarlarca avroluk ihaleler yoktu; fakat sonraki yayın ekonomisinin temel kavramları ortaya çıkmıştı: izin, bölge, münhasırlık, sınır aşan iletim ve yerel müsabakaların korunması.
İngiltere’de 22 Ağustos 1964’te başlayan Match of the Day de canlı yayın yerine özet görüntülerin nasıl ayrı bir ürün hâline gelebileceğini gösterdi. İlk program Liverpool’un Arsenal’i 3-2 yendiği karşılaşmayı ekrana getirdi. BBC’nin tarihçesine göre bazı kulüpler 1965’te programın daha geniş erişimli BBC One’a taşınmasına, stat gelirlerini azaltacağı endişesiyle karşı çıktı. Bulunan geçici çözüm, hangi maçın gösterileceğinin karşılaşmalar bitene kadar açıklanmamasıydı.10
Bu örnek, “canlı yayın hakkı” ile “özet hakkı”nın neden ayrı ürünler hâline geldiğini anlamak bakımından önemlidir. Futbol yöneticilerinin ilk kaygısı yayın gelirini artırmaktan önce bilet gelirini korumaktı.
30 Temmuz 1966’daki İngiltere-Batı Almanya Dünya Kupası finali ise televizyonun ulaştığı ölçeği gösterdi. FIFA’nın aktardığı tahmine göre karşılaşmayı dünyada yaklaşık 400 milyon kişi televizyondan izledi.11 Aynı tarihte Türkiye’de televizyon hâlâ sınırlı bir teknik deneme ve küçük bir alıcı kitlesinden ibaretti. Dünya futbolu ekran üzerinden kitleselleşirken Türkiye’nin temel canlı spor mecrası radyoydu.
Türkiye’de televizyonun laboratuvar dönemi
Türkiye’nin televizyonla ilk düzenli teknik teması TRT’den önce, İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde başladı. İTÜ’nün kurumsal zaman çizelgesine göre ilk yayın 9 Temmuz 1952’de, 100 watt gücündeki bir vericiyle yapıldı.12
İTÜ Televizyonu bir ulusal yayın şebekesi değildi. Öncelikle teknik eğitim ve deney amacı taşıyan, kapsama alanı sınırlı bir üniversite girişimiydi. Alıcı sayısı azdı; yayın ancak İstanbul’un belirli kesimlerinde izlenebiliyordu. Bununla birlikte stüdyo çalışmaları, kamera kullanımı, verici işletmesi ve dış yayın denemeleri açısından Türkiye televizyonculuğunun ilk uygulama alanını oluşturdu.
İTÜ TV’nin daha önce Mithatpaşa Stadı’ndaki bazı millî ve yerel maçları Taşkışla binasının damına yerleştirilen teleobjektifle görüntülediği, 27 Nisan 1966 tarihli Milliyet haberinde açıkça yazılıdır. Gazete bu önceki yayınların maçlarını tek tek sıralamaz. Daha sonraki anlatılarda 1961 ve 1962’deki bazı karşılaşmaların adları verilse de bu bölümde, dönem haberinin doğruladığı sınırın ötesine geçmemek daha güvenlidir.
Kesin olarak belgelenebilen büyük eşik 1 Mayıs 1966’dır.
1 Mayıs 1966: Kamera stadın içine giriyor
Milliyet, 27 Nisan 1966’da “Büyük maç TV’de” başlığıyla önemli bir duyuru yayımladı. Habere göre 1 Mayıs’ta Mithatpaşa Stadı’nda oynanacak Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu tarafından stattan canlı yayımlanacaktı. Yeni getirilen kamera ilk kez stat içine yerleştirilecek ve maçı Halit Kıvanç anlatacaktı.13
Gazete, İstanbul’da yaklaşık 3 bin televizyon alıcısı bulunduğunu ve yayını 10 bin kadar kişinin izlemesinin beklendiğini yazıyordu. Bunlar ölçülmüş reyting verileri değil, dönemin gazete tahminleridir. Yine de televizyonun erişim ölçeğini göstermeleri bakımından değerlidir: Milyonlarca nüfuslu bir şehirde futbol yayını, birkaç bin cihaz çevresinde toplanacak sınırlı bir topluluğa ulaşıyordu.
Karşılaşma 0-0 sona erdi. Fakat yayın tarihindeki sonucu beraberlik değildi. Kamera ilk kez yeni dış yayın donanımıyla stat içine yerleştirilmiş, maç doğrudan sahadan ve kesintisiz biçimde aktarılmıştı. Halit Kıvanç da anılarında bu yayını, daha önce uzaktan yapılan görüntüleme denemelerinden ayırarak anlatır.
Bu nedenle 1 Mayıs 1966 için kullanılabilecek en sağlam tanım şudur:
Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Türkiye’de bir futbol maçının stat içine yerleştirilen kamerayla canlı ve sürekli biçimde yayımlandığı, dönem basınıyla belgelenebilen ilk İTÜ TV yayınıdır.
“Türkiye’de televizyonda görülen ilk futbol görüntüsü” demek daha geniş ve ispatlanması daha zor bir iddiadır. Çünkü İTÜ TV’nin daha önce stat dışından yaptığı görüntüleme denemeleri bilinmektedir. Burada belirleyici olan, kameranın stada girmesi ve gerçek bir dış yayın düzeninin kurulmasıdır.
Bu yayın için kulüplere veya federasyona ne kadar ödendiğini gösteren doğrulanmış bir belgeye henüz ulaşılmış değildir. Dolayısıyla 1 Mayıs 1966’yı bir yayın hakkı satışı veya ihalesi olarak değil, İTÜ’nün teknik dış yayın başarısı olarak kaydetmek gerekir.
Erişimin ilk bedeli: Abonelik değil, cihaz ve ruhsat
Bugünün seyircisi futbol yayıncılığına çoğunlukla aylık abonelik, spor paketi veya tek maç satın alma bedeli üzerinden bakar. 1960’ların Türkiye’sinde ekonomik yapı farklıydı. Seyirci belirli bir futbol içeriğini satın almıyordu. Önce pahalı ve sınırlı sayıdaki televizyon alıcısına erişmesi, ardından alıcıyla bağlantılı ruhsat düzenine uyması gerekiyordu.
359 sayılı kanun, TRT’nin gelirleri arasında radyo ve televizyon ruhsat ücretlerine yer veriyordu. Cumhuriyet’in 11 Şubat 1967 tarihli haberinde, hazırlanarak Bakanlar Kuruluna sunulacağı belirtilen yeni tarifede şehirlerde elektrikli ve transistörlü radyolar için yıllık 30 lira, müzik dolaplı radyolar için 60 lira, gazino radyoları için 180 lira öngörüldüğü yazılıdır. Ankara ve İstanbul televizyonları faaliyete geçtikten sonra televizyon alıcılarından da yıllık 180 lira alınması planlanıyordu. Haberde köyler için şehir tarifesinin üçte biri kadar ücret öngörüldüğü belirtilmekteydi.14
Bu rakamları aktarırken iki uyarı gereklidir.
Birincisi, gazete haberi henüz Bakanlar Kurulundan geçeceği belirtilen bir tarifeyi anlatmaktadır. Bu nedenle rakamlar “1967’de kesin olarak tahsil edilen ücretler” değil, dönemin açıklanmış tarife planı olarak kaydedilmelidir.
İkincisi, 180 liralık televizyon ruhsatı bir futbol aboneliği değildir. Ücret, alıcı bulundurma ve kamu yayın sisteminin finansmanıyla ilgilidir. Seyirci Beşiktaş-Fenerbahçe maçını ayrıca satın almamakta; cihaz, anten, elektrik ve ruhsat maliyetini üstlenerek erişebildiği genel yayını izlemektedir.
Nominal 1967 lirasını doğrudan bugünkü liraya çevirmek yanıltıcı olur. Kitabın fiyatlandırma bölümünde bu tür rakamlar tüketici fiyatları, ücretler ve kişi başına gelir göstergeleriyle ayrı ayrı karşılaştırılacaktır. Buradaki temel sonuç daha yalındır: Futbola erişimin ilk televizyon maliyeti içerik paketinden değil, cihaz sahipliği ile ruhsat sisteminden doğuyordu.
TRT televizyonu başlıyor
TRT’nin Ankara’daki ilk deneme televizyon yayını 31 Ocak 1968’de Mithatpaşa Stüdyosu’ndan yapıldı. Yayınlar başlangıçta haftada üç gün, günde üç saat sürüyordu. İzmir Televizyonu 1970’te, İstanbul Televizyonu ise 1971’de faaliyete geçti.15
Bu tarihler, “Türkiye’de televizyon 1968’de başladı” cümlesinin neden açıklama gerektirdiğini gösterir. İTÜ TV 1952’den beri deneysel yayın yapıyordu. 1968’de başlayan ise TRT’nin düzenli kamu televizyonu yayınıydı. Üstelik bu yayın da ilk günden itibaren bütün ülkeyi kapsamıyordu. Vericilerin erişimi aşama aşama genişledi.
Dolayısıyla televizyonun gelişi radyonun bir gecede ortadan kalkması anlamına gelmedi. Televizyon alıcısı bulunmayan veya verici kapsamasının dışında kalan milyonlarca kişi için radyo, futbolu canlı takip etmenin temel aracı olmayı sürdürdü.
3 Ekim 1971: İki ayrı “ilk”i birbirine karıştırmamak
TRT’nin kurumsal anlatımında televizyondaki ilk canlı spor yayını, 3 Ekim 1971’de İzmir Alsancak Stadı’nda oynanan Karşıyaka-İstanbulspor karşılaşmasıdır.16 İstanbulspor’un 2-0 kazandığı maç, yerel tarih kayıtlarına göre İzmir ve çevresine yayımlandı.17
Bu bilgi ilk bakışta 1 Mayıs 1966’daki İTÜ TV yayınıyla çelişiyor gibi görünür. Gerçekte iki kayıt farklı kurumları ve farklı yayın aşamalarını anlatmaktadır:
1 Mayıs 1966, İTÜ TV’nin stat içine yerleştirdiği kamerayla gerçekleştirdiği, dönem basınıyla belgelenmiş canlı futbol yayınıdır.
3 Ekim 1971, TRT’nin kendi kurumsal tarihinde ilk canlı televizyon spor yayını olarak kaydettiği Karşıyaka-İstanbulspor maçıdır.
1971 karşılaşmasını “Türkiye’de televizyondan yayımlanan ilk futbol maçı” diye sınırsız biçimde tanımlamak, İTÜ’nün 1966 yayınını görünmez kılar. 1966 karşılaşmasını “ilk ulusal televizyon yayını” saymak ise İTÜ TV’nin dar kapsama alanını ve deneysel niteliğini göz ardı eder.
Bu nedenle kitabımız iki olayı da koruyacaktır. “İlk” kelimesini tek başına kullanmak yerine kurum, teknik yöntem ve kapsama alanı belirtilecektir. Yayın tarihinin güvenilir biçimde yazılması, çoğu zaman daha büyük bir iddia kurmaktan değil, iddianın sınırlarını doğru çizmekten geçer.
Radyonun sonu değil, ikili düzenin başlangıcı
1971’e gelindiğinde Türkiye’de futbol yayıncılığının iki ayrı dili oluşmuştu.
Radyo, ülkenin farklı şehirlerindeki karşılaşmaları tek program içinde birleştirmişti. Dinleyiciye yalnız bir maç değil, aynı anda değişen lig tablosunu sunuyordu. “Dakika ve skor” bu sistemin en kısa bilgi formuydu.
Televizyon ise henüz sınırlı bir coğrafyada olsa da futbolu anlatılan bir olay olmaktan çıkarıp gösterilen bir olaya dönüştürüyordu. Spiker artık dinleyicinin zihninde bütün sahayı kurmak zorunda değildi. Kamera topun yerini, oyuncuların hareketini ve tribünleri gösteriyordu. Buna karşılık görüntünün seçimi, kamera açısı, tekrar, yakın plan ve ekran grafiği gibi yeni yayın kararları ortaya çıkacaktı.
Televizyon radyonun kurduğu kültürün üzerine geldi. İlk televizyon spikerleri radyo dilinden yetişti; ilk ekran izleyicileri de futbolu yıllarca radyo anlatımından öğrenmiş insanlardı. Bu yüzden geçiş, bir aracın bitip diğerinin başladığı kesin bir tarih değil, uzun süre devam eden bir birlikte yaşama dönemiydi.
Bu dönemin ekonomik bilançosu da açıktır. Henüz merkezi lig ihalesi, şifreli kanal veya aylık futbol paketi yoktu. Kamu yayıncılığı, deneysel üniversite televizyonu, alıcı ruhsatı ve sınırlı dış yayın kapasitesi vardı. Futbolun yayın değeri büyüyordu; fakat bu değer henüz düzenli bir hak piyasasında fiyatlandırılmıyordu.
1970’lerde tartışma değişecekti. Hangi maçların televizyondan verileceği, yayınların stat seyircisini azaltıp azaltmadığı, kulüplere ödeme yapılıp yapılmayacağı, yurt dışındaki turnuvaların nasıl getirileceği ve tek kanallı televizyonun futbol takvimini nasıl etkileyeceği daha görünür hâle gelecekti.
Futbol artık yalnız radyodan duyulmuyordu. Görüntü gelmişti. Sıradaki mesele, bu görüntünün kime ait olduğu ve kaç para edeceğiydi.
Kaynak notları
Footnotes
TRT’nin kuruluş tarihleri için TRT Kilometre Taşları ve radyo teşkilatının kuruma devri için TRT Radyo Tarihçesi. ↩
Halit Kıvanç’ın Gool Diye Diye adlı kitabından aktarılan bölümün dijital kopyası: Galatasaray 2-0 Fenerbahçe, 5 Aralık 1965 – Maç Anıları. Dönüşümlü yayın tarihi ayrıca Tanıl Bora’nın “Medya-Futbol Aşkının İlk Randevusu: Radyo” yazısında da yer almaktadır. ↩
Dönemin maç programı: Milliyet, 5 Aralık 1965, sayfa 7 ve sayfa 8. ↩
Üçlü yayın anlatımı ve 9 Ocak 1966 maç programı: İzmirspor 1-5 Galatasaray – Maç Anıları. ↩
16 Eylül 1937 yayını için Guinness World Records – First televised football broadcast ve Arsenal – Highbury stages first live broadcast. ↩
1938 Federasyon Kupası finali için BBC Sport – The FA Cup’s Greatest Moments. ↩
European Broadcasting Union – EBU and FIFA World Cup: Football needs television and television needs football. ↩
FIFA – 1954 Dünya Kupası ve ilk canlı televizyon yayınları. ↩
UEFA – Vienna 1955: The first of 50 UEFA Congresses. ↩
BBC Sport – Match of the Day: 50 years of broadcasting. ↩
FIFA – England 4-2 West Germany, 1966 World Cup final. ↩
İstanbul Teknik Üniversitesi – Geçmişten Geleceğe İTÜ, 1952. ↩
Dönemin doğrudan duyurusu: Milliyet, 27 Nisan 1966, sayfa 8. ↩
Tarife hazırlığına ilişkin dönem haberi: Cumhuriyet, 11 Şubat 1967, sayfa 5. ↩
TRT yayınlarının başlangıcı ve bölgesel televizyonların açılışı: TRT Radyo – Kurumsal Tarihçe. ↩
TRT’nin 1971 yayınını kurumsal olarak ilk canlı televizyon spor yayını sayan açıklaması: Anadolu Ajansı – TRT Spor 2 ile Türk sporu yeni bir döneme başlıyor. ↩
Maçın İzmir ve çevresine yayımlandığına ilişkin yerel kayıt: 1912 Karşıyaka Derneği – Karşıyaka Yazıları. ↩
Bu sahne sende ne bıraktı?